| |
 |
| Teneke: Ne hatıra, Ne de rüya... |
|
|
Kendi mezartaşımızdaki "tevellüd kaç" sorusunu biraz daha cevapsız bıraktık işte... BİR YILI DAHA TÜKETTİK YİNE... Muhteşem bir yılı daha armağan ettik eski mezar taşlarına...
Dinle beni... Artık senin ellerini tutamam ben... Ellerim çok yorgun... Senin ellerini yağmurun avuçlarına bırakmaya hükmettim artık.
Ben ki üçlerin, yedilerin ve kırkların emanetlerini beklerken yorulmadım, senin ellerini avuçlarımın içinde tutarken yoruldum...
Üç cinayetin şahitliği, yedi intikamın yemini ve kırk kavganın alameti yormadı da beni, senin su içişindeki zerafeti demlendirirken yoruldum...
Ellerini üşütmekten korkar oldum artık ve ellerini yağmurların avuçlarına bırakmanın zamanının geldiğini anladım.
Ne hatırası kalsın sevdamın, ne de rüyası artık, seni yağmura emanet etmeye geldim...
"Gözyaşı sevmem," dedim, daha öncede sana, gözyaşını unutmadım, çünkü onu hiç tanımadım ben.
Ondandır belki de bütün varlığını gözyaşı gibi akıtan yağmura emanet etmem seni...
Ondandır belki de yağmurun ellerine emanet etmeye kıymam seni.
Seni ne zaman ağlarken görsem bir yağmura koşardım ben...
"Biliyorum" dediğim ne varsa "kazandım" dediğim her neyse, bir yağmurla süpürülsün isterdim ruhumdan, senin bakışlarının gölgesinde...
Ve yağmurun avuçları gözlerimi kapatırdı kendimi görmeyeyim diye.
Benden bana kalacak tek şey bir sızı olsun isterdim sadece... Önce bir sızı olurdu bakışların, sonra bir rüya ve nihayet acı.
Sızıyı bir cinayeti kavalayan katil inadıyla kavalardım, rüyaya bir intikam yemini gibi bağlıydım ve acı, uğruna can vermeye değen bir kavganın alametiydi.
Ve sen, kimi zaman bir sızı gibi gülümserdin, kimi zaman rüyandan bile öte birşeydi ellerinin anlattıkları ve kimi zamanda acının ta kendisiydi en güzel sözlerin...
Bunların hangisi bir diğerini takip eder diye hiç düşünmedim, senden gelecek olanın hükmüne hiçbir kayıt düşmedim...
Sızıyı bir acı gibi kabullenmeyi bile öğrendim, ama acıdan sızı çıkarmaya meyletmedim.
Rüyayı bir sızı gibi konuk ettim, ama hiçbir sızıyı rüyaya yar etmedim.
Yağmurun avuçlarının eşiğine gelinceleye kadar yürüdüğüm bütün yollarda, kederli hallerinle kahkahaların arasında ayrım gözetmemek için, KENDİ KILICIMI KENDİ BOYNUMA HEP YAKIN TUTTUM.
Ve, üşümesin diye ellerin, üç cinayete yataklık, yedi intikama yemin ve kırk kavgaya işaret olmayı bir AŞK belledim.
Artık senin ellerini tutamam ben... Ellerim çok yorgun... Senin ellerini yağmurun avuçlarına bırakmaya hükmettim.
Ben ki üçlerin, yedilerin ve kırkların emanetlerini beklerken yorulmadım, senin ellerini avuçlarımın içinde tutarken yoruldum.
Üç cinayetin şahitliği, yedi intikamın yemini ve kırk kavganın alameti yormadı da beni, ellerinle siyah bir şala dokunuşundaki hüznü neşelendirirken yoruldum...
Ellerini üşütmekten korktuğum kadar ne ölmekten ne de öldürmekten korkmaz oldum artık ve senin ellerini yağmurun avuçlarına bırakmaya geldim.
Ne hatırası kalsın sevdamın, ne de rüyası artık, seni yağmura emanet etmeye geldim.
En çok hüzünlerini saklamakta usta kadınlar sordu senin kim olduğunu... Oysa en çok onlar bilmeliydi senin kim olduğunu benim bile bilmediğimi...
En çok hüzünlerini bir bakış ve neşelerini bir eda gibi taşıyan kadınlar bildiklerini zannettiler senin kim olduğunu...
Ve, bildikleri doğruydu. Yağmurun eski mezar taşlarını ıslatması kadar doğru.
Yağmurun yüreği üşüyenleri ısıtması kadar sırlı olan seni, yağmurun hem saran ve sarmalayan, hem de kederlenen ve kederlendiren kutreti bilebilirdi zaten...
Hüzünlerini ve neşelerini, yağmurun ve yağmur sonrasındaki toprak kokusunun birbirine bağlanmış kaderleri gibi bağlayan kadınlar bilebilirdi seni...
Senin, cinayetin, intikamın ve kavganın rahlesine koşmuş bir erkeğin kaderinin, yağmurun avuçlarına çizilmiş bir karakalem portresi olduğunu, neşesini hüznüne haram kılmayan ve hüznünü neşesinin üstüne cevapsız salan kadınlar bilebilirdi...
Artık senin ellerini tutamam ben... Ellerim çok yorgun... Senin ellerini yağmurun avuçlarına bırakmaya geldim.
Ben ki üçlerin, yedilerin ve kırkların emanetlerini beklerken yorulmadım, senin ellerini avuçlarımın içinde tutarken yoruldum...
Üç cinayetin şahitliği, yedi intikamın yemini ve kırk kavganın alameti ürkütmedi de beni, senin bir gün yağmurun kokusunu unutan eski bir aşk olma ihtimalinden korktum.
Gittiğin gün ne bir sevinç ne de bir keder yoktu bana kalan. Sadece minnet duydum sana.
Geldiğin için...
Gelişini yağmurun sesine emanet etmiştim.
Bileklerimden akan sızı, gözlerime konan rüya ve damarlarımdan akan acı uyarıyor beni...
Yağmurda sadece gelişini değil, gidişini de hatırlamalıyım artık cömertçe. Çünkü bırakmamın zamanı geldi kendimi kavganın ortasına pervasızca.
Bu toprağa sadakatim çağırıyor bu kavgaya beni...
Nihai bir kavganın kokusu ile doğuyor artık güneş.
Nihai bir kavganın ortasında ellerini üşütmekten korkar oldum ve senin ellerini yağmurların avuçlarına bırakmaya hükmettim.
Bir yılı daha tükettik yine. Bir yılı daha armağan ettik eski mezartaşlarına.
Anla beni. Gelişini yağmurun sesine emanet etmiştim. Gidişinide yağmurun avuçlarına emanet ediyorum.
Ne hatırası kalsın sevdamın, ne de rüyası artık, seni yağmura emanet etmeye hükmettim...
Ö.Ç
|
|
|
|
 |