Bülent Parlak:'Bütün kapılar yüzüme kapanmadan ben rahat etmeyeceğim' Edebiyatımızda hep tartışa geldiğimiz bir mevzudur taşra-merkez ilişkisi. Tartışmayı da hep kendini taşra hissedenlerin başlatmış olması da sadece bize özgü ayrı bir tartışma konusudur da…
Belki de kendileri bir yerlere tutunamayanların topu taca atma bahanesidir bu. Hiç mi gerçeklik payı yoktur derseniz var elbette. Bu durum sadece edebiyatımız için değil, her anlamıyla bu taşra-merkez ilişkisi var. İş dünyasında neyse edebiyat dünyasında aynısı söz konusudur.
Edebiyatımızda ilk defa bir İzdiham'la karşı karşıya kalıyoruz. Bir anlamda da sızlanmadan tavrını ortaya koyan bir avuç genç arkadaşın katıksız emeğiyle çıkan İzdiham Dergisinin Genel Yayın Yönetmeni şair Bülent Parlak'la edebiyatımız ve dergiciliğimiz üzerine söyleştik...
-Edebiyatımıza aykırı bir yerden bakan İzdiham Dergisi birbirini ve kendini tekrar eden sağ ve sığ edebiyatçılar hakkında neler düşünüyor?
İzdiham Dergisi, aslında aykırı bir yerden bakmıyor. Eğer sizin gezdiğiniz sokaklarda başkalarına ait ayak izlerinin esamesi okunmuyorsa elbette ki bir farklılık olacaktır. Sizin ıslandığınız yağmurları, sizin ellerinizi üşüten ayazı başkaları yaşamadıysa elbette yağmur size farklı yağacak, soğuk sizi başka üşütecektir. Bizim başladığımız yer farklıydı, katıksızdı, yerliydi. Bir amacı da bilinen anlamda yoktu aslında. Sanatı, bir devrim aracı olarak görmüyoruz biz. Kırılan yerlerimizi tamir için yapıyoruz hepsi bu. Geçenlerde bir bey aldı dergiyi eline; "bu solcu dergiyi okumam!" dedi. Marksistler ise sövdüler epey dergiye. Bu aslında çok hoşuma gitti. "Ne güzel." Dedim içimden. Ne güzel ki, iki kapı da yüzümüze kapanmış. Arkadaşlarıma şunu dedim: Bize açık ne kadar kapı varsa yüzümüze kapatılana kadar hepsi uğraşmalıyız!
-Kendi eserlerinden çok başkalarının eserleri üzerinden bir şeyler yazmaya çalışan edebiyatçılarımızı gördükçe ilk aklınıza neler geliyor?
Başkalarına diyecek bir sözüm yok ki Umut. İnan başkalarının yaptıklarıyla ilgilenmiyorum. Bu lanet ortamda sürekli başkalarını konuşmak, başkalarına bir şeyler demek, bu işin dedikodusunu yapmak çok itici. Başkaları başarılı olsun, biz başarısız olalım; onlar en iyisini yazsın bize sınıfta kalalım; başkaları satırlarına kuş kondursun biz yırtıp çöpe atalım.
-İzdiham edebiyatımızda ve kafalarda sert rüzgârlar estirmeyi hedefleyen bir dergi olarak emin adımlarla kara geceleri yararcasına yürüyor. Yol arkadaşlarınızla ilişkiniz elbette çok önemli sizi itiraz yükselten bir yerde buluşturan saikler neler?
Birincisi arkadaşlarımın hepsi çok güzel sigara içiyor. Hepsi okul korosunda güzel türküler öğrenmişler. Mahalle aralarında futbol oynarken dalıp gitmişler maç esnasında, sevdiklerini alamamış bir çoğu, yazdıkları mektuplara cevap verilmemiş çoğu kez, severken duvara yaslanıp öyle sevmişler, kazandıkları haftalıklarla cumartesi günleri evdekilere kuruyemiş almışlar. Bir de en güzel yanları candan olmaları, samimi olmaları. Arkadaşlarımın hiçbirinin bir yerde ismim olsun sevdaları da yok. Tamamı belki tuhaf gelecek ama bu dostluğu sevdikleri için uğraşıyorlar. Eğer bir inşaat işine girsek orada da hepimiz birlikte inşaat işçisi olurduk zannederim ki…
-Şiir söylemek şair olmak eli para tutan adamlarca biraz da istihza ile karşılanan bir şey. Şair sözü elbette yalandır diyerek küçümsenir şairler. Zor bir yerden geçerken İsmet Özel'i değerlendirmek istenirse bir şair dayanışmasından neden söz edemiyoruz?
İsmet Özel, yüzyılın ülkemizdeki en büyük şairlerinden biri. Hal böyle olunca taşlayanı çok olacaktır. İsmet Özel kıskanılıyor, çünkü içlerinde gezmiyor; İsmet Özel kıskanılıyor çünkü denilmeyeni diyor, denilemeyecek olanı, zor olanı, saçma olanı, inanılanı veya inanılmayanı. Kendine has bir şeyler söylüyor. Bilirsin ki zor günler elindeki taşı arkasında saklayanlar için bulunmaz bir fırsattır ve o taşı hemen çıkarırlar fırlatmak için. Şimdi bir kavga etse arkadaşımız gidip soramayız ki kavga esnasında "sizin derdiniz nedir, niçin kavga ediyorsunuz? Diye… Bu durumlarda kavgaya karışıp karşıdakine cephe almak gerekiyor. Taşlayanlar küçük bir projeye teslime diyorlar kendilerini.
-Şiir kitabı çıkarmak oldukça anlamsızlaşmaya da başladı. Edebiyat kanonu kendi dışındaki birilerinin burada ben de varım demesine tahammül edemiyor. Siz bu ortamda nasıl bir çıkış üretmeyi düşünüyorsunuz?
Bir çıkış falan yapmak istediğim yok ki. Ben her şeyin Allah'tan geldiğine inanıyorum. Eğer size bir şey nasip edilmişse zaten olursunuz. Yoksa da olmazsınız. Bu çok net bir durum. Ben şiiri kendim için yazdım, en çok da zaten kendim beğendim. Kitap dosyamı verdim bir yayınevine… Sanırım beş altı sene sonra çıkacak.
-Son zanlarda pek çok yerde yazar okulları açılıyor. Gençler bu okullarla rağbette ediyor. Gençlerden umutlu musunuz?
Yazarlık okulları çok itici, ticari, hiçbir karşılığı olmayan okullardır. Buraya gidip yazar olmayı heveslenenlere inanın diyecek bir şey bulamıyorum.
-Okumadan yazmaya çalışan bir yığın yazara rastlıyoruz. Okumadıkları da yazılarından hemen belli oluyor. Kimleri okuyorsunuz?
Siz kimleri tavsiye ediyorsunuz okumak için? Ben daha çok şiir kitaplarını okuyorum şu sıralar. Turgut Uyar, Cemal Süreya, Edip Cansever, Ezra Pound, İsmet Özel, İlhan Berk başta olmak üzere şair kitaplarına heves saldım son aylarda. Ama kimseye tavsiye etmiyorum.
-Edebiyatımızın geleceğinden umutlu musunuz, para ve edebiyat ilişkisini sorgularken aslında sanat değeri taşıyan metinler ilgi bulamazken, işini adamını ayarlayan her şeyi kotarıyor diye bir kanaat yaygınlaşıyor. İşin içinde bizzat yaşayan biri olarak siz ne düşünüyorsunuz?
Dünyanın hiçbir yerine gitmedim ama benim güzel ülkemin her sahası maalesef böyle. İlişki kuracaksınız ki reklam alasınız, ilişki kuracaksınız ki kitabınız çıksın, ilişkiniz olacak ki dergilerde şiirleriniz yayınlansın, ilişki kuracaksınız ki bir çevre sizi kabul buyursun… Bu liste uzayıp gider böyle. Bu tür ilişkiler benim midemi bulandırıyor. Bazen diyorum ki kendime;
"Bir ülkeyi yeniden yaratırdı şaşkınlığımız senin karşında, alışverişin, alfabenin, iplik döküntülerinin ve her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği..."
UMUT BULUT
|